19 Ekim 2014 Pazar

Işık Ülkesi'ne Yolculuk

Yolculuklardır beni ben yapan....Hele bir de bu yolculuğa hayat boyunca bir de yoldaş katarsanız size unutulmaz zaman ve mekanları sunar...Kimi zamanda mekansızlıktan ve zamandan kopuş yaşanır bu yoldaş ile....

Kaş'taki ikinci günün sonunda güneşten kızarmış bedenleri dinlendirmek için denize gitmeme kararı aldık. Yola çıktık. İlk durak Demre....Kaş-Demre arası 44.5 km ve çok keyifli bir yol. Yaklaşık 50 dk.'da alıyorsunuz yolu. Bol keçili ve bol manzaralı yolda dalıp gidiyorsunuz....

Demre'de ilk durak Noel Baba Müzesi, yani Aziz Nikolaos Kilisesi. Özellikle Ortodoksların Türkiye'de uğrak yerleri. Müze otoparkında Rus turist kafilelerini getiren otobüslerden uzak kalmak için uzak bir yerlere park ettik. Doğruca müzeye girdik. Harika bir atmosfer. Turist kafilelerinden kaçarak dolaştık. Birkaç resim çektik. Kalabalık olmasa daha çok kalırdık ancak hemen kendimizi Müze Cafe'nin bahçesine bıraktık. 

Aziz Nikolaos, diğer adıyla Noel Baba; denizcilerin, çocukların,fakirlerin ve yolcuların koruyucu Azizi...




Müze Cafe'de oturup kahvelerimizi içerken hazır Kaş'a gelmişken neden Likya yolunu takip etmeyelim dedik. Zaten planladığımız iki Likya şehrine birkaçını daha ekleme kararı verip doğru Myra'ya yola çıktık.

Myra, Demre'nin yaklaşık 1.5 km kuzeyinde bir Likya şehri. Girişteki satıcı ve cafeleri seri bir şekilde geçtikten sonra karşınıza bir tepede yer alan Nekrapol (Kaya Mezarları) ve Tiyatro. Muhteşem bir şekilde bu manzara sizi kendine çekip sanki M.Ö. 160'a gönderiyor. Müze gişesinden aldığımız sesli dijital rehber ile Myra gezimizi yapıyoruz. Size yaklaşık 20 dk. içinde hem Myra'yı hem de Likya'yı anlatıyor. Tabii Oben ile hepsini aklımıza kazıyoruz ve emimin bundan sonra okuyacağımız konu başlıklarından birini de birbirimize söylemeden seçiyoruz, "Likya".

Tepeye yapılmış mezar odaları.


Kendimizi tiyatroya atıyoruz. Tek kelime "Muhteşem". Fazla kelime gerek yok, resimler zaten anlatıyor kendisini.









Kent yanından geçen Demre Çayı'nın getirdiği alüvyonların altında kalmış. Kazı alanı ile yürüyüş parkuru arasında yaklaşık 12 m kot farkı var. Demre'nin şu an mevcut tüm yerleşimlerinin altına kadar şehrin ulaştığı öngörülmektedir.

Myra sonrası 92 km ileride bulunan Letoon'a yola çıktık. Yol Kaş, Kalkan ve Kınık'tan geçiyor. Yaklaşık 1.5 saat süren yol yine manzaralı ve keyifli.

Kent Kumluova Köyü yakınında. M.Ö. 4 y.y. sularına kadar tarihlenen UNESCO tarih mirasında yer alan bir kent. Üç adet tapınak kısmen gün yüzüne çıkmış durumda. Leto, Artemis ve Apollon tapınakları.





Letoon'un yaklaşık 5 dk mesafelik uzağında yine bir başka kente, Xanthos'a geçtik. Xanthos Antik Likya'nın en büyük idari merkezi. 






 Xanthos diğer kentlerde olduğu gibi bizi çok etkiledi. M.Ö. bile bu topraklarda bir medeniyet tasavvuru kuran hakların varlığını hissetmek zamanda bir yolculuktu adeta.

Xanthos sonrası 16 km uzakluktaki Patara'ya geçtik. Patara antik kenti Likya birliğinin Xanthos'tan sonraki en büyük kenti. Hatta bir dönem başkentlik yapmış. 



Bir gün içinde toplam dört Likya kenti gezdik. Yukarıda kısmen yazı ile kısmen de resim ile anlatmak istedim. Ancak yine de bazı hususları yazmadan geçemeyeceğim. Öncelikle topraklarımızdaki değerlerimize ne kadar az ilgi gösterdiğimize bir defa daha tanıklık ettik. Bazı kentlerde tek Türk ziyaretçi bizdik. Belki sıcaktan dedim. Ancak Patara plajında sıra olmuş araç trafiği yanında yaklaşık 5 dk.lık mesafedeki antik kent bomboştu. Arkeoloji dalında eğitim veren ; üşenmeden saydım; 49 adet fakülte var. Herbirinden ortalama 40 kişi yılda mezun olsa ,her yıl toplam 1960 arkeolog istihtam arayışı içinde oluyor. Yeterli kaynakla hepsi bir kente yönlendirilse çok kısa sürede kentlerin tamamı ortaya çıkarılabilir. 


Bakarsınız o 1960 adet arkeologun 100. alt nesilleri bizim kentlerimizi toprak altından kurtarır. Bilinmez....






















28 Ocak 2014 Salı

2 Aylık Bilanço ve 2014 Kısa Notları

En son geçtiğimiz Kasım ayında yazmışım. Bir değil; iki ay geçmiş.....Ooooo çok şey okudum, çok şey yaşadım....

Öncelikle babamın rahatsızlığı ile ailemin tekrardan İstanbul'a dönmeleri bendeki en büyük değişiklik oldu. Artık kısa pantolonla dolaştığım sokaklardayım sık sık. Babamla yaptığımız sohbetler, annem ile antre dedikoduları ve bir de buna anneannemin lafları eklenince hastalık nedeniyle bozulmuş aile psikolojisi kısmen düzeliyor. Artık herkes İstanbul'da. Babam, annem, anneannem ve elbette  Oben....Bu durumda beni tek sıkıştıran şey özlem...

İşler her zaman yoğun...Mutlaka bir şeylerin yetişmesi gerekiyor. Sen yetişmesen bile işler bir şekilde yetişiyor.

Epey okudum bu arada....Elif Şafak, İhsan Oktay Anar, İskender Pala, Sadettin Ökten çok değerli misafirlerimdi....

Bu satırları yazmadan önce enerji, moral ve gönül seviyemde oldukça hızlı bir yükselme oldu. Ocak ayı bitiyor ve artık yeni yıla dair satır başlarının atılmasının zamanı geldi de geçiyor.

Bu sene şunu yapacağım, bunu edeceğim demeyeceğim...Planlarımı daha sık güncelleyeceğim. Kısır döngüden kurtulup daha üretken olunmalı değil mi?

Servis sayesinde bol bol okuyorum. Ama iş yazmaya gelince tıkanıyorum. Bunu aşmalıyım. Hem kitap hem defter ki aman Oben duymasın, daha boş büyük yeşil defter....

Bu sene daha sağlıklı beslenme fikri kafamda iyice yer etti. Tabii bunda Oben'in katkısı da çok büyük....

Oben ile daha fazla tiyatro, sergi ve konser faaliyetlerine katılmayız.

Bir de daha fazla KOZA! 

Şimdi verimli bir Şubat, Mart, Nisan,....bir sene beni bekliyor.