5 Ocak 2019 Cumartesi

Yeniden....

Her an ayrı bir şandayız....

Zaman geçiyor. Ne ben benim, ne de sen sensin.

Aldığın bir nefesin bir sonrakine benzemiyor bile...

Değişim her zaman. 

Bu değişimde biz de kalan ne? Ben kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum?

Unutmuştum günlüğü. Hatırlanması bugüneymiş. Herşey nasip.

Zaman geçiyor  ve biz bir nefesimize hükmedemediğimiz bu alemde hüküm sürdüğümüzü sanıyoruz.

Fırsat buldukça yazayım. Yazdıklarım bana ait ve benim için.

Artık gayret benden, tevfik Allah'tan.

Selam ile...

19 Ekim 2014 Pazar

Işık Ülkesi'ne Yolculuk

Yolculuklardır beni ben yapan....Hele bir de bu yolculuğa hayat boyunca bir de yoldaş katarsanız size unutulmaz zaman ve mekanları sunar...Kimi zamanda mekansızlıktan ve zamandan kopuş yaşanır bu yoldaş ile....

Kaş'taki ikinci günün sonunda güneşten kızarmış bedenleri dinlendirmek için denize gitmeme kararı aldık. Yola çıktık. İlk durak Demre....Kaş-Demre arası 44.5 km ve çok keyifli bir yol. Yaklaşık 50 dk.'da alıyorsunuz yolu. Bol keçili ve bol manzaralı yolda dalıp gidiyorsunuz....

Demre'de ilk durak Noel Baba Müzesi, yani Aziz Nikolaos Kilisesi. Özellikle Ortodoksların Türkiye'de uğrak yerleri. Müze otoparkında Rus turist kafilelerini getiren otobüslerden uzak kalmak için uzak bir yerlere park ettik. Doğruca müzeye girdik. Harika bir atmosfer. Turist kafilelerinden kaçarak dolaştık. Birkaç resim çektik. Kalabalık olmasa daha çok kalırdık ancak hemen kendimizi Müze Cafe'nin bahçesine bıraktık. 

Aziz Nikolaos, diğer adıyla Noel Baba; denizcilerin, çocukların,fakirlerin ve yolcuların koruyucu Azizi...




Müze Cafe'de oturup kahvelerimizi içerken hazır Kaş'a gelmişken neden Likya yolunu takip etmeyelim dedik. Zaten planladığımız iki Likya şehrine birkaçını daha ekleme kararı verip doğru Myra'ya yola çıktık.

Myra, Demre'nin yaklaşık 1.5 km kuzeyinde bir Likya şehri. Girişteki satıcı ve cafeleri seri bir şekilde geçtikten sonra karşınıza bir tepede yer alan Nekrapol (Kaya Mezarları) ve Tiyatro. Muhteşem bir şekilde bu manzara sizi kendine çekip sanki M.Ö. 160'a gönderiyor. Müze gişesinden aldığımız sesli dijital rehber ile Myra gezimizi yapıyoruz. Size yaklaşık 20 dk. içinde hem Myra'yı hem de Likya'yı anlatıyor. Tabii Oben ile hepsini aklımıza kazıyoruz ve emimin bundan sonra okuyacağımız konu başlıklarından birini de birbirimize söylemeden seçiyoruz, "Likya".

Tepeye yapılmış mezar odaları.


Kendimizi tiyatroya atıyoruz. Tek kelime "Muhteşem". Fazla kelime gerek yok, resimler zaten anlatıyor kendisini.









Kent yanından geçen Demre Çayı'nın getirdiği alüvyonların altında kalmış. Kazı alanı ile yürüyüş parkuru arasında yaklaşık 12 m kot farkı var. Demre'nin şu an mevcut tüm yerleşimlerinin altına kadar şehrin ulaştığı öngörülmektedir.

Myra sonrası 92 km ileride bulunan Letoon'a yola çıktık. Yol Kaş, Kalkan ve Kınık'tan geçiyor. Yaklaşık 1.5 saat süren yol yine manzaralı ve keyifli.

Kent Kumluova Köyü yakınında. M.Ö. 4 y.y. sularına kadar tarihlenen UNESCO tarih mirasında yer alan bir kent. Üç adet tapınak kısmen gün yüzüne çıkmış durumda. Leto, Artemis ve Apollon tapınakları.





Letoon'un yaklaşık 5 dk mesafelik uzağında yine bir başka kente, Xanthos'a geçtik. Xanthos Antik Likya'nın en büyük idari merkezi. 






 Xanthos diğer kentlerde olduğu gibi bizi çok etkiledi. M.Ö. bile bu topraklarda bir medeniyet tasavvuru kuran hakların varlığını hissetmek zamanda bir yolculuktu adeta.

Xanthos sonrası 16 km uzakluktaki Patara'ya geçtik. Patara antik kenti Likya birliğinin Xanthos'tan sonraki en büyük kenti. Hatta bir dönem başkentlik yapmış. 



Bir gün içinde toplam dört Likya kenti gezdik. Yukarıda kısmen yazı ile kısmen de resim ile anlatmak istedim. Ancak yine de bazı hususları yazmadan geçemeyeceğim. Öncelikle topraklarımızdaki değerlerimize ne kadar az ilgi gösterdiğimize bir defa daha tanıklık ettik. Bazı kentlerde tek Türk ziyaretçi bizdik. Belki sıcaktan dedim. Ancak Patara plajında sıra olmuş araç trafiği yanında yaklaşık 5 dk.lık mesafedeki antik kent bomboştu. Arkeoloji dalında eğitim veren ; üşenmeden saydım; 49 adet fakülte var. Herbirinden ortalama 40 kişi yılda mezun olsa ,her yıl toplam 1960 arkeolog istihtam arayışı içinde oluyor. Yeterli kaynakla hepsi bir kente yönlendirilse çok kısa sürede kentlerin tamamı ortaya çıkarılabilir. 


Bakarsınız o 1960 adet arkeologun 100. alt nesilleri bizim kentlerimizi toprak altından kurtarır. Bilinmez....






















28 Ocak 2014 Salı

2 Aylık Bilanço ve 2014 Kısa Notları

En son geçtiğimiz Kasım ayında yazmışım. Bir değil; iki ay geçmiş.....Ooooo çok şey okudum, çok şey yaşadım....

Öncelikle babamın rahatsızlığı ile ailemin tekrardan İstanbul'a dönmeleri bendeki en büyük değişiklik oldu. Artık kısa pantolonla dolaştığım sokaklardayım sık sık. Babamla yaptığımız sohbetler, annem ile antre dedikoduları ve bir de buna anneannemin lafları eklenince hastalık nedeniyle bozulmuş aile psikolojisi kısmen düzeliyor. Artık herkes İstanbul'da. Babam, annem, anneannem ve elbette  Oben....Bu durumda beni tek sıkıştıran şey özlem...

İşler her zaman yoğun...Mutlaka bir şeylerin yetişmesi gerekiyor. Sen yetişmesen bile işler bir şekilde yetişiyor.

Epey okudum bu arada....Elif Şafak, İhsan Oktay Anar, İskender Pala, Sadettin Ökten çok değerli misafirlerimdi....

Bu satırları yazmadan önce enerji, moral ve gönül seviyemde oldukça hızlı bir yükselme oldu. Ocak ayı bitiyor ve artık yeni yıla dair satır başlarının atılmasının zamanı geldi de geçiyor.

Bu sene şunu yapacağım, bunu edeceğim demeyeceğim...Planlarımı daha sık güncelleyeceğim. Kısır döngüden kurtulup daha üretken olunmalı değil mi?

Servis sayesinde bol bol okuyorum. Ama iş yazmaya gelince tıkanıyorum. Bunu aşmalıyım. Hem kitap hem defter ki aman Oben duymasın, daha boş büyük yeşil defter....

Bu sene daha sağlıklı beslenme fikri kafamda iyice yer etti. Tabii bunda Oben'in katkısı da çok büyük....

Oben ile daha fazla tiyatro, sergi ve konser faaliyetlerine katılmayız.

Bir de daha fazla KOZA! 

Şimdi verimli bir Şubat, Mart, Nisan,....bir sene beni bekliyor. 






4 Kasım 2013 Pazartesi

Kurtlarla Yaşam

Neredeyse 1 ay oldu yazmayalı.

Bu dönemde hayat biraz orasından, biraz burasından koşturmaca ile geçti....

Çok şey yaptım ve yapmaya devam ediyorum.

Kurban Bayram'ı harika geçti. Tabii en önemli faktör Nim'in Ankara'ya gelmesiydi. Boş olan Ankara sanki bize kalmıştı. İnsan sevdikleri ile geçirdiği zamana bir türlü doyamıyor.

Birçok kitap okudum bu arada da. Bunlar içinde bir tanesini paylaşmak istiyorum. Misha Defonseca'nın Kurtlarla Yaşam. YKY tarafından yayınlanmış bir roman. Nazi Almanya'sının karanlık zamanlarında küçük bir kızın mücadelesi. Esasında yayınlandığı zaman bir hayat hikayesi olarak zannedilmiş. Ancak hem kitaptaki olaylar, hem de hayat hikayesinin karakterleri incelendiğinde yaşanmış değil kurgulanmış olduğu anlaşılmış. Bir de kitabın hem kahramanı hem de yazarı olan Misha'nın itiraf mektubu da buna eklenince bu kitabın bir kandırmaca değil yaşanmış olduğunu bildim. Misha itiraf mektubunda;



"Kandırıldığını hisseden herkesten özür diliyorum, ama yalvarırım kendinizi her şeyini kaybetmiş, dipsiz bir yanlızlık uçurumuna yuvarlanmış ve hayatta kalma savaşı veren dört yaşında bir kızın yerine koyun ve tek isteğimin acımı biraz olsun hafifletmek olduğunu anlayın."

Bu satırları kitabında sonunda okuduğumda itiraf etmek gerekirse herkesin hayatta kalma savaşı vermişliği ile duygulandım. Hangimiz bu savaşı vermiyoruz ki? Misha da vermiş ve hayalinde yarattığı kurtlarla yaşamış. Ya biz nelerle veya kimlerle oluyoruz bu savaşta?

Misha'nın yaşadıkları gerçek veya değil, bu değil bence konu olması gerekenler. Bence Misha çok cesur minik bir kız çocuğu yüreğimizde yaşattığımız.

Savaşçı olabiliriz hayatta, mesela bir akıncı veya amazon; ama asıl güç yüreğimizde saflığı koruyan o minik elli dev yürekli kahramanlar....Kimisi kırmızı ayakkabı giymiş minik kız olsun, kimisi kısa pantalonlu minik erkek olsun; hepsi bizim ellerimizden tutuyor hayat savaşına giderken.

7 Ekim 2013 Pazartesi

Soğuk Ekim'in Sıcak Satırları

Son yazdığımdan bu yana epey zaman geçmiş.....

Kitap okudum, işler yaptım, güzel ve verimli zamanlar geçirdim....

Bir insanın, bu hayatta sevdikleri ile sevdiği şekilde zaman geçirmesinden daha önemli ne işi olabilir ki?

Zaman kavramı göreceli...Zamanla ilgili tek sıkıntım sevdiklerimle zaman geçirdiğimde daha hızlı akması...

Ankara'ya kış geldi. Artık sabahları güneş ile ısınma yerini kalorifere bıraktı. Elbette kahve ve mısır gevrekli kahvaltılarla....Kahvenin Brezilya kahvesi olması ÇOK önemli, bu da başka yazı konusu olsun. 


Yeni kitabım Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk....Keyif aldığımı söylemek isterim. 



Esasında bu tarz kitapları sevmem ancak bu kitabı okumam tek sebebi aşağıdaki satırları bulmak;

".... ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. aranızda dolaşmak için giyiniyorum. iyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. aranızda dolaşmak için çalışıyorum. istediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. içgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz.

yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. evlerinizle. okullarınızla. iş yerlerinizle. özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim, dirilttiniz. yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. aç kalmayı denedim, serum verdiniz. delirdim, kafama elektrik verdiniz. hiç aile olunmayacak bir insanla bir araya geldim, gene aile olduk. ben bütün bunların dışındayım. şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.'' 

Hey, hey, hey.....

Yanlış düşünmeyin, bu satırları keyif almak için arıyorum....

Gerçekten keyif için, garip ama gerçek....

Kimse kusura bakmasın; bu satırları yazan Tezer Özlü'den ziyade okuyan için arıyorum...Nasıl mı? Yazarlar satırları yazarlar ama her satır sahibini arar....Bu satırların sahibini de ben arayıp, buldum....

Sahibini Bulmuş Satırlara ve Nim'e....











26 Eylül 2013 Perşembe

Eylül Sonu Kitapları

Okuma listelerimi yeniden toparladım.....

O kadar çok ki....

Lisedeydim...Edebiyat dersinde kaba bir hesap yapmıştık....Her hafta en az bir kitap okuyan bir kişinin yılda yaklaşık 50 kitap okuyabileceği ve ömrü boyunca 2000-3000 arası kitap okuyabileceği öngörülmüştü. O gün karar vermiştim. Ben böyle olmayacak hayatımı 2000-3000 kitap ile sınırlamıyacaktım. Belki bundandır evimde en değer verdiğim eşyam kütüphanem ve kitaplarım olmuştur.

Bu yazımda şu an okuduğu ve bundan sonra okuma sıramdaki kitapları tanıtmak istiyorum.

İlk kitabım Markus Zusak'ın Kitap Hırsızı...


Geçen hafta D&R'da indirim reyonunda bulduğum kitap....Kitaplara karşı önyargılı değilimdir. Ancak dürüst olmak gerekirse başlangıçta önyargım vardı. Ancak sayfalar geçtikçe önyargı bulutları dağıldı.....Kitabın ilk sayfası zaten beni vurmuştu...

"ÖLÜM ve ÇİKOLATA

Önce renkler.
Sonra insanlar.
Ben genellikle böyle görürüm.
Ya da en azından böyle görmye çalışırım.

İşte Küçük Bir Gerçek

Öleceksiniz."

Anlatıcının kendini tanıtarak başlanan roman Nazi Almanya'sında kardeşi gözleri önünde ölen annesi tarafından evlatlık verilen Liesel'in kitap hırsızlıkları ile devam ediyor. Liesel'in ilk çaldığı kitap kardeşinin mezarını kazan mezarcının cebinden düşürdüğü "Mezar Kazıcının Elkitabı"....

Konu gri, olaylar gri, olayların geçtiği zaman siyah olsa da....Küçük kızın kitapları ve hırsızlığı içimi ısıttı. Dikkat ettim de kendimi gün geçtikçe kaptırıyorum romana....

Diğer kitaplarıma gelirsek....Bunlar e-kitap...Kindle üzerinden okuyorum.

İlk kitap Mark Ellyat'ın "Ocean Gladiator" kitabı. Mark Ellyat canlı bir kahraman benim için. Kendisi ile 2013 Medex fuarında tanışmıştım. 2003 senesinde Tayland'da 313 m'ye inen bir denizci, dalgıç....Dünya rekoru sahibi teknik derin dalgıç. Kitabında dalışa başlangıcı ve 7 saatlik rekor dalışını anlatıyor.


Mark ile sohbetimi de anlatmadan geçemeyeceğim. Fuarda teknik dalışın inceliklerini anlatarak başlamıştı panele ama memleketimin değerli dalgıçlarının saçma sorularına cevap vermişti. Panel sonrası sohbet ettik. 7 saatlik dalışın felsefesi, uzun dekoları konuşmuştuk. Mark'a sordum: "Neden yüksekler gibi derinlerde yanlızdır?" Cevabı manidardı ve derinlerin felsefesine indirmişti. "Mümtaz derinler yanlızdır, ama yüzeye çıkmak için nedenlerin olmalı, bizler dalgıç değiliz sadece denizciyiz." Bu laftan çok şey öğrendim. Bunların konusu başka yazıya kalsın.

İkinci kitap Anton Swanepoel'in "Diving Below 130 Feet" kitabı. 40 m rekresyonel dalış için limittir. Esasında dalışın derinliklerinden öte benim için daldığım derinliklerin bana kazandırdıklarıdır. Dalış hayatım boyunca derinlik muhabbeti yapan dalıcılardan uzak durdum ve gerçek dalgıçlarla, gerçek derin adamlarla daldım. Kitap 40 m aşağısı ve teknik derin dalışlarla ilgili. Her ne kadar TDI ve DSAT-TecRec teknikleri ile çelişen çok yer olsada, göz atmakta fayda olacağına inanıyorum.


Üçüncü kitap Jarrod Jablonski'nin "The Fundamentals of Technical Diving" kitabı. Teknik dalışta birden fazla ekol ve federasyon var. Bu kitap GUE (Global Underwater Explorer) nun kitabı. GUE'de ayrı bir ekol. Gayet öğretici olduğunu kabul etmeliyim.


Ve dört ve beşinci kitaplar....Bunları birlikte yazmak daha doğru esasında. 80'lerde olan hangi çocuk Cousteau Belgesel'i izlemedi desem sanırım gülümsersiniz. Bu kitaptan birincisi Brad Matsen'in Jacques Cousteau bibliyografisi "The Sea King".  Cousteau'nun çocukluğundan başlayarak derinler merakı SCUBA'yı icadı, denizaltındaki ilk görsel çekimleri, efsane gemi Calypso'yu, v.s. detaylı anlatıyor. Diğeri ise Jacques Cousteau'nun Susan Schiefelbein ile yazdığı "The Human, The Orchid and The Octopus" kitabı..Tek kelime ile muhteşem...Hem teknik hem de felsefi yönden denizleri ve insan ilişkisini anlatıyor.



Bu yazının bu son satırlarını yazarken iki şey farkettim. Birincisi mutlaka derinler ve deri"nim" hakkında bir yazı yazmam gerektiği.

İkinci ise Kindle'mı mutlaka değiştirmem gerektiği. 

Yeni kitaplara ve deri"nim"e....







25 Eylül 2013 Çarşamba

Yollarım



Yol yapmayı oldum olası severim....

Karadan ve elbette denizden....

Rahatlatır beni, süprizler sunar bana yollar. 

Yollarda olmak mı güzel? Yoksa tüm yolların aynı yere çıkması mı? Elbette tüm yolların aynı yere çıkması.

Yola düşmeden hazırlanırım. Doldururum çantayı, aracı, tekneyi...

Ne bir eksik olmalı, ne de bir fazla. Herşey tam kararında olmalı....

Kimi zaman dağ başlarında vurmalı aracı...




Kimi zaman bir su bulup karşısına geçmeli, gözleri daldırmalı....




Yollar bitip, doğada kaybolmalı...İki gelincik göz kırpmalı yorgunluğa...



Kara bitti mi denize açılmalı....Dalgayı, rüzgarı, tuz kokusunu ve özlemi hisetmeli...Güneşi denizde batırmalı...



Dinlenmeli ve dinlemeli insan denizde....Şöyle bir ayakları uzatıp özlemi hissetmeli...






Ve tüm yolları aynı yere çıkmalı....